ÖZGE

ÖZGE

fasilis81@gmail.com

Halk İradesi ve Demokratik Mücadelede 3. Yol Arayışı

Türkiye bugün yalnızca bir iktidar-muhalefet mücadelesinin değil, aynı zamanda halk iradesinin, demokrasi kültürünün ve toplumsal geleceğin yeniden şekillendiği tarihsel bir dönemin içinden geçmektedir.

Siyasal iktidarın devletin tüm kurumlarını kendi siyasi devamlılığı doğrultusunda şekillendirmesi, yargıdan medyaya kadar birçok alanda merkezileşen güç anlayışı, demokratik denge mekanizmalarını zayıflatmış; muhalefeti parçalama, etkisizleştirme ve toplumsal muhalefeti yalnızlaştırma politikaları ülkenin siyasal atmosferini belirleyen temel unsurlardan biri haline gelmiştir.

Özellikle erken seçim tartışmaları üzerinden muhalefetin baskı altına alınması, Kürt siyasi hareketinin kriminalize edilmesi, toplumsal muhalefetin parçalı hale getirilmesi ve ana muhalefet partisi olan CHP’nin kimi zaman siyasal meşruiyeti tartışmaya açılarak “yok sayılmaya” çalışılması; Türkiye’de otoriterleşme kaygılarını daha da büyütmektedir.


Toplumsal itirazlara karşı giderek sertleşen polis müdahaleleri, protesto hakkının baskı altına alınması ve demokratik taleplerin güvenlikçi politikalarla bastırılmaya çalışılması da bu sürecin önemli parçalarından biri haline gelmiştir. Oysa demokratik toplumlarda halkın itiraz hakkı, ifade özgürlüğü ve barışçıl gösteri hakkı demokrasinin temel unsurlarındandır. Halkın sesine kulak vermek yerine baskıyı artıran anlayışlar, toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleştirmektedir.


Oysa bu sürecin tehlikelerine yıllar önce dikkat çeken isimlerden biri Selahattin Demirtaş olmuştu. Yaklaşık on yıl önce yaptığı konuşmalarda Türkiye’nin giderek tek merkezli bir yönetim anlayışına sürüklendiğini, toplumun kutuplaştırılarak yönetildiğini ve demokratik siyasetin tasfiye edilmesinin ülkeyi büyük bir siyasal krize götüreceğini ifade etmişti. Demirtaş’ın özellikle “3. Yol” olarak tarif ettiği siyasal yaklaşım; ne mevcut iktidar anlayışına teslim olan ne de yalnızca klasik muhalefet sınırlarında kalan bir çizgiyi değil, halkın doğrudan demokratik iradesini esas alan yeni bir toplumsal mücadele hattını savunuyordu. Bugün yaşanan gelişmeler, o dönem yapılan uyarıların ne kadar önemli olduğunu yeniden göstermektedir.


Ancak demokrasi mücadelesi yalnızca siyasal partiler arasında yürüyen bir mücadele değildir. Aynı zamanda doğanın, yaşam alanlarının ve ortak geleceğin korunması mücadelesidir. Son yıllarda artan doğa talanı, ormanların, kıyıların, meraların ve su kaynaklarının sermaye odaklı projeler uğruna yok edilmesi; yalnızca ekolojik değil aynı zamanda demokratik bir sorundur. Çünkü doğayı savunmak, halkın yaşam hakkını savunmaktır. Ekolojik hareketler ve çevre mücadeleleri bu nedenle demokratik halk mücadelesinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Kazdağları’ndan Akbelen’e, derelerden zeytinliklere kadar yükselen toplumsal direnişler; halkın yalnızca siyasal değil yaşamsal haklarına da sahip çıktığını göstermektedir.


Bu nedenle Türkiye’nin demokratik geleceği yalnızca seçim sonuçlarına indirgenemeyecek kadar büyük bir mesele haline gelmiştir. Asıl ihtiyaç, halkın kendi yönetim gücünü yeniden ortaya koyabileceği demokratik ve örgütlü bir toplumsal zeminin inşa edilmesidir. Çünkü güçlü toplum olmadan güçlü demokrasi kurulamaz. Halkın yalnızca oy veren değil, karar süreçlerine doğrudan katılan bir özne haline gelmesi gerekmektedir. Bunun yolu ise örgütlü toplumsal birlikteliklerden, yerel dayanışma ağlarından ve katılımcı demokrasi modellerinden geçmektedir.
Mahalle meclisleri, yerel halk konseyleri, bağımsız sivil toplum örgütlenmeleri, sendikalar, gençlik hareketleri, kadın dayanışma ağları, ekolojik platformlar ve halk forumları; toplumun kendi iradesini doğrudan ifade edebileceği demokratik modeller arasında yer almaktadır. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, halkın belediye politikalarına doğrudan katılması, bütçe süreçlerinde söz sahibi olması ve karar alma mekanizmalarının tabana yayılması; merkeziyetçi yönetim anlayışına karşı demokratik bir alternatif yaratabilir. Katılımcı demokrasi anlayışı yalnızca siyasal partilerin değil, toplumun tüm kesimlerinin söz hakkına sahip olduğu çoğulcu bir sistemi hedeflemektedir.


Bunun yanında farklı muhalif güçlerin ortak demokratik ilkeler etrafında birleşmesi tarihsel bir zorunluluk haline gelmiştir. Sosyal demokratlar, Kürt siyasi hareketi, sol-sosyalist yapılar, emek örgütleri, ekoloji hareketleri, demokratik kitle örgütleri ve özgürlük talebi taşıyan tüm toplumsal kesimler; birbirini rakip değil ortak demokratik mücadelenin parçası olarak görmek zorundadır. Çünkü parçalanmış bir muhalefet, otoriter yönetimlerin en büyük avantajıdır. İktidarların en güçlü olduğu anlar, toplumun birbirinden koparıldığı anlardır. Buna karşılık halkın ortak talepler etrafında birleşmesi; korku siyasetini zayıflatır, demokratik umudu büyütür.


Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yalnızca iktidar değişimi değil, aynı zamanda demokratik siyaset kültürünün yeniden inşa edilmesidir. Adaletin bağımsız olduğu, düşünce özgürlüğünün güvence altına alındığı, halkın yönetime doğrudan katılabildiği, doğanın talan edilmediği, farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde birlikte yaşayabildiği yeni bir toplumsal sözleşme olmadan kalıcı bir değişim mümkün değildir. Gerçek demokrasi ancak halkın iradesinin bastırılmadığı, aksine örgütlü biçimde güçlendiği koşullarda yaşayabilir.


Bugün Türkiye’de umut hâlâ toplumun ortak vicdanında, dayanışmasında ve demokratik mücadele iradesinde yaşamaktadır. Kurtuluş yolu; ayrışmanın değil birleşmenin, korkunun değil örgütlü halk iradesinin, baskının değil özgürlüğün, rantın değil yaşamın savunulmasından geçmektedir.